Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar küçük, neşeli bir kasabada, annesiyle ve babasıyla birlikte yaşayan Ömer adında tatlı bir çocuk varmış. Ömer henüz okula yeni başlamış ama harfleri ve sayıları hızla öğrenmeye başlamış. Renkler arasında en çok sarıyı severmiş. Çünkü babasının kazağı sarıymış ve bu renk ona hep güveni hatırlatırmış.
Evleri kasabanın biraz dışında, ağaçların arasında sessiz ve huzurlu bir yerdeymiş. Sabahları kuş sesleriyle uyanmak, Ömer’in en çok hoşlandığı şeymiş. Babası her sabah erkenden işe gitmeden önce, Ömer’in saçlarını usulca okşar, “Güzel oğlum, iyi uykuların devamı gelsin,” dermiş. Ömer o anlarda gözlerini açmasa da kalbinin içi sıcacık olurmuş.
Bir gün okulda öğretmeni, Babalar Günü’nün yaklaştığını söylemiş. Her çocuk babası için özel bir hediye hazırlayacakmış. Kimisi resim çizecekmiş, kimisi de şiir yazacakmış. Ömer o gün eve döndüğünde hemen odasına geçmiş. Ne yapacağına karar vermek için uzun bir süre düşünmüş.
Resim çizmekte pek iyi olmadığını biliyormuş. Şiir yazmak da ona biraz zor gelmiş. Sonra birden, babasının en çok neye sevindiğini hatırlamış: Onunla birlikte vakit geçirmeye! O zaman en güzel hediye, birlikte geçirilecek sımsıcak bir gün olabilirmiş. Hemen annesiyle birlikte küçük bir plan hazırlamışlar.
Ertesi sabah Ömer, heyecanla ve erkenden uyanmış. Annesiyle birlikte sessizce mutfağa geçmişler. Babası hâlâ uykudayken, birlikte kahvaltı sofrasını hazırlamışlar. Masanın ortasına Ömer’in yaptığı kalpli bir not yerleştirmişler: “Babalar Günü’n kutlu olsun!”
Babası salona geldiğinde bir an duraklamış. Gözleri önce masaya, sonra Ömer’e kaymış. Ömer kocaman gülümseyerek babasının elinden tutmuş ve “Bugün senin günün, hiçbir şey yapma! Her şeyi biz düşündük,” demiş.
Kahvaltıdan sonra hep birlikte dışarı çıkmışlar. Önce parka gitmişler. Ömer, babasının elini sıkıca tutmuş ve birlikte kaydıraktan kaymak istemiş. Babası ilk başta gülmüş ama sonra gerçekten kaymış. Ömer kahkahalarla gülmüş. Sonra birlikte salıncağa binmişler; biri iterken diğeri uçuyormuş gibi hissetmiş.

Öğleden sonra eve döndüklerinde Ömer, babasına kendi elleriyle limonata hazırlamış. Birlikte koltuğa oturup Ömer’in sevdiği kitabı okumuşlar. Ama bu sefer masalı Ömer değil, babası yüksek sesle okumuş. Her sayfada birlikte gülmüşler, bazı yerlerde sessizce düşünmüşler. Sonunda Ömer, “Masalı değil de sesini seviyorum galiba,” demiş yavaşça. Babası, “Ben de seni,” diye yanıtlamış.
Gün boyunca planın her parçası sırayla uygulanmış. Akşam üzeri, Ömer kocaman bir sarılma vakti ilan etmiş. “Şimdi Sarı Kazaklı Sarılma Vakti!” diye bağırmış. Babası sarı kazağını giymiş ve Ömer’e sımsıkı sarılmış. İkisi de bir süre hiç konuşmamış. Çünkü bazen en güzel şeyler sessizlikte hissedilirmiş.
O gece Ömer yatağına uzandığında, içi sımsıcakmış. Babası onun başucuna gelmiş, sessizce saçlarını okşamış. Ömer gözlerini kapattığında, babasının o koca ellerini hayal etmiş. Sarı kazak gibi yumuşak, güneş gibi sıcacıkmış o eller.
Ve Babalar Günü Masalından sonra Ömer ne zaman sarı bir kazak görse, kalbinin içinde kocaman bir gülümseme belirirmiş. Çünkü bazı hediyeler dükkânlarda değil, sadece kalpte saklanırmış.
Babalar Günü Masalına benzeyen çocuk masalları okumak için bağlantıya tıklayabilir, masallarımızı sesli olarak dinlemek için instagram sayfamızı takip edebilirsiniz.
