Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, deniz kıyısına kurulmuş küçük bir sahil kasabasında Arda adında meraklı bir çocuk yaşarmış.
Arda, sabahları denizin tuzlu kokusuyla uyanır, dalgaların kıyıya vuran sesini dinleyerek güne başlarmış. Evinin hemen önünde uzanan kumsalda çıplak ayakla yürümeyi çok severmiş. Kumların içine gömülmüş deniz kabuklarını, yosunları, taşları toplayıp onlara hikâyeler uydururmuş.
Annesi onun bu hayal gücüne bazen gülümser, bazen de eline küçük bir sepet verip, “Topladıklarını akşam göster bana, bakalım neler bulmuşsun,” dermiş.
O sabah da güneş yeni doğarken, Arda yine kumsala çıkmış. Elinde ince saplı bir çubuk, ayağında eski sandaletleriyle ıslak kumları arşınlamaya başlamış. Dalgalar yavaşça kıyıya vuruyor, minik köpükler kumlara dokunup geri çekiliyormuş. Arda gözlerini dikkatle yere dikmiş, her adımda yeni bir şey arıyormuş.
Küçük bir taş yığını arasında parlak bir şey parlamış birden. Arda eğilip dikkatle bakmış. Kumların arasından fısıldar gibi bir ışık süzülüyormuş. “Bu ne ki?” diye mırıldanmış ve hemen elini uzatıp hafifçe toprağı eşelemiş. Kumlar açıldıkça, yuvarlak, beyazımsı ve pürüzsüz bir şey ortaya çıkmış.

Arda onu avucuna almış. Küçücük, ama sanki kendi ışığı varmış gibi yumuşak bir parıltı yayıyormuş. “Bir inci bu!” demiş heyecanla. “Gerçek bir inci buldum!” Kalbi hızlı hızlı atmış, yüzünde şaşkınlık ve sevinç birbirine karışmış.
O sırada kıyıya yakın bir kayanın üzerinde oturan bir martı ötüp havalanmış. Arda, martının sesiyle kendine gelmiş. Hemen koşarak eve dönmek istemiş ama sonra durmuş. “Acaba bu inci nereden geldi?” diye düşünmüş.
Arda inciyi avucunda tutarken, denize dönüp şöyle demiş: “Seni geri istiyor musun?” Ama cevap gelmemiş. Sadece bir dalga kıyıya vurmuş, sonra yine sessizleşmiş. Arda bir karar verememiş. Bu inci çok güzelmiş, ama sanki ona ait değilmiş gibi de hissediyormuş.
O sırada sahildeki bankta oturan yaşlı komşusu Mehmet Dede el sallamış. “Ne buldun bakalım Arda?” diye sormuş gülümseyerek. Arda heyecanla yanına koşmuş ve avucunu açıp inciyi göstermiş. Mehmet Dede gözlüğünü düzeltip dikkatlice bakmış, sonra hafifçe başını sallamış.
“Biliyor musun Arda, eskiden denizciler böyle inci bulduklarında hemen satmazlardı. Onlar önce denizin bunu neden getirdiğini düşünürlerdi,” demiş. Arda, “Sence bu inci neden gelmiş?” diye sormuş merakla. Mehmet Dede, “Belki bir şey hatırlatmak içindir. Belki de biri için anlamı vardır,” diye yanıtlamış, sonra denize uzun uzun bakmış.
O gün Arda bütün öğleden sonrayı düşünerek geçirmiş. İncinin pürüzsüz yüzeyine bakmış, parmaklarında döndürmüş, sonra cebine koymuş. Ama içi bir tuhaf olmuş, sanki bir şeyi yanlış yapıyormuş gibi. Gece yatağına uzandığında, dalgaların sesi camdan içeri sızmış. Gözlerini kapattığında, o sesin içinde küçük bir fısıltı duymuş gibi hissetmiş: “Ben denize aitim…”
Sabah olduğunda Arda kararlıymış. İnciyi tekrar cebine koymuş ve sessizce evden çıkmış. Deniz sabah ışığında maviyle gümüş arasında bir renge bürünmüş. Arda, dün bulduğu yere yürümüş, eğilmiş ve inciyi tekrar kumların üzerine bırakmış.
İnci, sabah güneşinin altında hafifçe parlıyormuş. Dalgalar kıyıya usulca gelip geri çekilirken, Arda kumlara çökmüş ve bir süre hiç kıpırdamadan seyretmiş. İnci, artık onun gibi görünse de aslında çok daha fazlasıymış. Denizin derinliklerinden gelen bu küçük armağan, Arda’ya paylaşmanın, ait olanı yerine koymanın ve doğayla uyum içinde olmanın ne demek olduğunu anlatmış.
Bir süre sonra ince, zarif bir dalga gelmiş ve inciyi yavaşça alıp götürmüş. Arda’nın kalbi önce bir an sızlamış, ama sonra gülümsemiş. Çünkü artık anlamış: Her güzel şey bazen sadece bir süreliğine gelirmiş. Önemli olan, onun ne kadar kıymetli olduğunu fark edebilmekmiş.
O gün Arda eve dönerken denizle konuşmuş gibi hissediyormuş. “Teşekkür ederim,” demiş fısıltıyla. Sanki deniz de ona minik bir dalga sesiyle karşılık vermiş. Eve vardığında annesi mutfakta kahvaltı hazırlıyormuş. Arda’nın gözleri ışıl ışılmış.
Annesi, “Ne oldu oğlum, ne bu yüzündeki kocaman gülümseme?” diye sormuş. Arda sadece “Denizle konuştum bugün,” demiş ve sofraya oturmuş.
Ve Denizden Gelen İnci Masalının ardından, denizin tuzlu kokusu hep biraz daha tanıdık, dalgaların sesi hep biraz daha içliymiş. Çünkü bir çocuk, bir inci bulmuş ve onu ait olduğu yere, sevgiyle geri vermiş. Dünya da işte böyle minicik iyiliklerle büyüyüp güzelleşirmiş.
Denizden Gelen İnci Masalına benzeyen çocuk masalları okumak için bağlantıya tıklayabilirsiniz. Miniğinize özel masal yazdırmak için instagram sayfamızı takip edebilirsiniz.
