Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, yemyeşil bir vadinin tam ortasında, rengârenk çiçeklerin dans ettiği, kuşların neşeyle şarkılar söylediği büyülü bir orman varmış. Bu ormanda, minicik ama ışıl ışıl parlayan bir kelebek yaşarmış. Adı Pırıltı’ymış.
Pırıltı’nın kanatları gökyüzü gibi masmavi, üzerinde güneş ışığında parlayan altın sarısı benekler varmış. Ne zaman uçsa, kanatları ışıldar, çevresine sihirli bir ışıltı saçarmış. Ormandaki diğer canlılar onu hep mutluluk getiren bir kelebek olarak bilirmiş.
Ama Pırıltı’nın içinde büyüyen bir hayali varmış. Gökyüzüne en yükseğe uçmak, hatta bulutlara dokunmak istiyormuş!
Bir gün, rüzgâr hafifçe esip Pırıltı’nın kanatlarını okşadığında, içinden bir ses yükselmiş:
“Bugün deneyeceğim!”
Hemen ormandaki en bilge varlık olan Koca Çınar’a doğru uçmuş. Koca Çınar, yüzlerce yıl boyunca rüzgârları dinleyen, yıldızları seyreden ve ormandaki tüm sırları bilen koca gövdeli bir ağaçmış.
Pırıltı heyecanla çınarın gövdesine konmuş ve sormuş:
“Koca Çınar, ben gökyüzüne, bulutlara kadar uçmak istiyorum! Ne yapmalıyım?”
Çınar, hafifçe dallarını sallamış ve tok sesiyle cevap vermiş:
“Her şeyin bir zamanı vardır, küçük kelebek. Önce rüzgârı anlamalısın. Rüzgâr dostun olursa, seni yukarı taşır.”
Pırıltı, rüzgârı nasıl anlayacağını düşünürken yanından neşeyle uçan bir serçe geçmiş.
“Rüzgârı hissetmelisin,” demiş serçe. “O sana yol gösterecek!”
Pırıltı, kanatlarını nazikçe açmış ve esintinin onu nasıl yukarı kaldırdığını hissetmeye başlamış. Önce küçük bir çiçeğin üzerine konmuş, sonra biraz daha yükseğe süzülmüş, ardından bir ağacın dalına ulaşmış.
Ama tam hızlanmışken. Vuuuuhhh!

Aniden güçlü bir rüzgâr esmiş ve Pırıltı’yı döndürerek yere savurmuş. Pof! Minik kelebek, kadife gibi yumuşak bir papatyanın üzerine düşüvermiş.
“Ahh! Sanırım hemen yükseğe çıkamam.” diye mırıldanmış.
Ama pes etmemiş! Her gün biraz daha yükseğe uçmaya çalışmış. Önce vadideki en yüksek çiçeğe, sonra büyük bir kayaya, ardından ağaçların en tepesine. Günler geçtikçe, kanatları güçlenmiş, rüzgârın yönünü anlamayı öğrenmiş.
Ve nihayet, büyük gün gelmiş!
Güneşin altın ışıkları vadinin üzerine dökülürken, Pırıltı derin bir nefes almış ve içinden bir dilek tutmuş:
“Bugün başaracağım!”
Kanatlarını açmış, rüzgârın ona dokunuşunu hissetmiş ve kendini gökyüzüne bırakmış.
Vuuuhhh! Hafif bir esintiyle yükselmiş.
Vııızzzz! Birkaç kuşun yanından süzülmüş.
Fırrr! Gittikçe daha da yükselmiş.
Ve işte o an! Pırıltı, bulutlara ulaşmıştı!
Minik ayaklarını yumuşacık beyaz bulutlara değdirmiş, bulutun hafifliği onu gıdıklamış. O kadar yumuşakmış ki, pamuk şeker gibiymiş. Güneş ona tatlı bir gülümsemeyle bakmış, rüzgâr yumuşacık bir fısıltıyla kulağına seslenmiş:
“Gördün mü, Pırıltı? Sabır ve azimle her şey mümkündür!”
Pırıltı, mutlu bir kahkaha atmış. Artık o sadece bir kelebek değil, hayallerine ulaşmış bir ışık kelebeğiydi!
Vadisine geri döndüğünde herkes onu hayranlıkla izlemiş. Küçük hayvanlar onun cesaret dolu hikâyesini dinlemiş, diğer kelebekler onun gibi uçmayı hayal etmiş.
Ve o Bulutlara Dokunan Kelebek Masalından sonra, rüzgâr ne zaman hafifçe esse, çocuklar Pırıltı’nın kanat çırpışını duyar gibi olmuş. Masmavi gökyüzünde, altın benekli minik bir kelebek parıldamış.
Kelebek Masalına benzeyen hayvan masalları okumak için bağlantıya tıklayabilirsiniz.
