Bir varmış, bir yokmuş. Bir zamanlar, kocaman ağaçlarla dolu büyük bir ormanda Mino adında minik bir sincap yaşarmış. Mino’nun yuvası, yüksek bir çam ağacının en kalın dalındaymış. Güneş her sabah doğarken uyanır, daldan dala atlayarak ormanın içinde keyifle dolaşırmış.
Bir sabah, Mino ağacının altından gelen garip bir ses duymuş. Sanki biri yavaş yavaş yürüyormuş ama attığı her adım, toprağı hafifçe titretiyormuş. Merakla dalların arasından aşağı bakmış. Uzun boynuyla ağır adımlarla ilerleyen, sarı benekli bir hayvan görmüş. Böyle birini daha önce hiç görmemiş.
Hemen aşağı inmiş, ama adımlarını yavaş atmış; biraz çekinmiş çünkü karşısındaki hayvanı ilk kez görüyormuş. Sonra cesaretini toplayıp usulca seslenmiş: “Merhaba, senin adın ne?”
Uzun boynunu yavaşça eğen hayvan gülümseyerek cevap vermiş: “Benim adım Lila. Ben bir zürafayım. Ailemle birlikte bu sabah geldik ormana.”
Mino gözlerini açmış: “Zürafa mı? Ben daha önce hiç zürafa görmemiştim!”
Lila da gülümsemiş: “Ben de hiç sincapla tanışmamıştım. Senin gibi biriyle ilk defa karşılaşıyorum.”
Bir an sessizlik olmuş. Mino biraz utanmış ama Lila’nın gülümsemesini görünce cesaretini toplamış. “İstersen arkadaş olabiliriz,” demiş yumuşak bir sesle.
Lila başını sallamış. “Olur,” demiş nazikçe. “Ama şimdi biraz yorgunum. Uzak bir yerden geldik buraya.”
Mino hemen düşünmüş. “O zaman yarın sabah çınar ağacının altında buluşalım,” demiş. “Sana ormanın en güzel yerlerini gezdiririm.”
Lila göz kırpar gibi gülümsemiş. “Tamam,” demiş. “Çınar ağacını gördüm. Sabah seni orada beklerim.”
Ertesi sabah, güneş henüz ağaçların arasından usulca süzülürken Mino çınar ağacının altına gelmiş. Lila çoktan orada, onu bekliyormuş. Mino, arkadaşını görünce sevinmiş ve hemen yanına koşmuş. İkisi birlikte ormanın iç yollarına doğru yürümeye başlamışlar.
Yolda ilerlerken Mino, başını kaldırıp yüksek bir ağacı işaret etmiş. “Bak,” demiş heyecanla, “şu dalların arasında kuş yuvaları var. Onlara dikkat etmeliyiz, rahatsız etmemek lazım.”
Lila hafifçe başını yukarı çevirmiş. “Ben onları buradan bile net görebiliyorum,” demiş gülümseyerek. “Sen yukarı zıplayabiliyorsun, ben uzaktan bakabiliyorum. Farklı yollarla bakıyoruz ama aynı şeyi görüyoruz. Bu çok güzel bir şey.”
Biraz ilerlediklerinde dalları meyveyle dolu kocaman bir ağaç görmüşler. Mino’nun gözleri parlamış, “En sevdiğim meyveler!” demiş sevinçle.
Hemen ağaca tırmanmak istemiş ama meyveler öyle yüksekteymiş ki zıplasa da yetişememiş. Defalarca denemiş, biraz çıkmış ama sonra geri inmek zorunda kalmış. Nefes nefese kalmış ve yorgun bir sesle, “Bugün bacaklarım biraz halsiz,” demiş.
Lila sessizce ağaca yaklaşmış. Uzun boynunu yukarı doğru uzatmış, dallardan olgun bir meyveyi nazikçe koparmış. Sonra meyveyi Mino’ya doğru uzatmış. “İstersen bu senin olsun,” demiş gülümseyerek.
Mino Lila’ya gülümseyerek bakmış. “Seninle birlikteyken ulaşamadığım yer kalmayacak gibi hissediyorum,” demiş keyifle. O sırada yollarının kenarında yosun tutmuş eski bir kütük görmüşler.
Mino merakla kütüğün yanına eğilmiş. “Burada bir şey var gibi,” demiş. Hemen patileriyle taşları ve yaprakları aralamış; aradan yuvarlak, tozlu bir taş çıkarmış.
Lila da yaklaşıp yakından bakmak istemiş ama kafasını kütüğün altına sokamamış. “Burası bana biraz dar,” demiş gülümseyerek.
Mino taşı avucuna alıp incelemiş, sonra başını hafifçe sallamış. “Ben de bazı yerlere senin gibi ulaşamıyorum,” demiş düşünceli bir sesle. “Ama sen de benim kolayca girebildiğim yerlere sığamıyorsun. Ne tuhaf ve ne güzel, değil mi?”
Lila başını eğip Mino’ya bakmış. “Aslında bu hiç de tuhaf değil,” demiş sakin bir sesle. “Farklıyız, çünkü birbirimizi tamamlıyoruz.”
Bu sözler Mino’nun içini ısıtmış. Birlikte yollarına devam etmişler, adımlarını yavaşlatmışlar sanki. Gökyüzü yavaş yavaş griye dönmüş, ağaçların arasında hafif bir rüzgâr esmeye başlamış. Dallar tatlı tatlı sallanırken, yukarılardan ince bir “cik cik” sesi duyulmuş.
Mino başını kaldırıp yukarıya bakmış. İnce bir daldan düşmek üzere olan bir yavru kuş görmüş ve telaşlanmış. “Lila! Yukarıda bir kuş var, sıkışmış olabilir!” demiş endişeyle.
Hemen ağaca tırmanmayı denemiş ama dal oldukça yüksekteymiş. Birkaç adım çıkmaya çalışmış ama durup derin bir nefes almış. “Yetişemiyorum…” demiş üzgün bir sesle.
Lila hiç tereddüt etmeden ağacın yanına yaklaşmış. Başını yavaşça yukarı uzatmış, uzun boynunu dalların arasına dikkatlice sokmuş.

Yavru kuşu ürkütmemek için çok yavaş hareket etmiş ve onu nazikçe gagasından tutarak yere indirmiş. Küçük kuş serbest kalınca hemen kanatlarını çırpıp gökyüzüne doğru havalanmış.
Mino, olanları hayranlıkla izlemiş. “Sen olmasaydın, onu asla kurtaramazdık,” demiş içten bir sesle.
Lila da gülümseyerek cevap vermiş: “Ama sen olmasaydın onun orada olduğunu bile fark etmezdim.” O an ikisi de bir şeyi anlamış. Kimi zaman biri eksik kaldığında, diğeri onu tamamlıyormuş. Biri küçükmüş, biri uzun. Ama bu onları ayıran değil, birleştiren şeymiş.
Mino sessizce Lila’nın yanına oturmuş. Gözlerini birlikte gökyüzüne çevirmişler. “Bugün çok güzel bir gündü,” demiş. Lila başını yavaşça eğmiş, gözlerinde sıcak bir ifade varmış. “Evet,” demiş yumuşak bir sesle. “Farklıyız belki ama, birlikteyken her şey daha güzel.”
Mino ile Lila Masalının sonunda, ormanın içinden hafif bir rüzgâr geçmiş. Dallar arasında dolaşan o serin esinti, iki dostun kurduğu bağı alıp usulca taşıyıvermiş ormanın kalbine.
Çünkü bazen uzun olmak işe yarar, bazen küçük olmak. Ama en güzeli, kalpten kalbe uzanan bir dostluğun varlığıymış.
Mino ile Lila Masalına benzeyen hayvan masalları okumak için bağlantıya tıklayabilir, sesli masal dinlemek için ise instagram sayfamızı ziyaret edebilirsiniz.
